BİNGÖL
BAROSU
Gezinti Bağlantılarını Atla
 
 
  
 
EkimKasımAralık
PztSalÇarPerCumCmtPaz
303112345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930123
45678910
BASIN AÇIKLAMASI
Tarih: 08.12.2014 23:00:00 | Okunma Sayısı: 1948 | | |

                                                               BASINA VE KAMUOYUNA

İnsanı akıl ve irade sahibi, bilinçli bir varlık olarak tanımlayan düşüncelerin kurumsal yapılanmalarının sonucunda ortaya çıkan tahakküm ve egemenlik çabaları insanı kendisine bağımlılaştırmış, onu nesneleştirmiş ve kendi düzeninin bir çarkı haline getirmiştir. Bu yönüyle ideal olan, reel olanı ele geçirmemiş tam tersine reel olan, zamanla kendisini güç yoluyla haklılaştırmış ve üzerinde yükseldiği ideal zemini terk etmiştir. Düşünsel ve sosyal hareketlerin insan ideali noktasındaki yaşadığı bu zaafiyet insan onurunu ayaklar altına almıştır. Örneğin, hümanist değerler üzerine yükselen aydınlanma çabalarının sonucunda neşvünema bulan ulus devletlerin sistemi güçlendirme adına ortaya koyduğu hedeflerin ilk kurbanı insani değerler olmuştur. İnsan alınacak hiçbir kararın kendisine bırakılmayacak kadar güvenilmez bir çocuk, kendisinden sürekli endişe edilen bir şüpheli ve bundan sebep terbiye edilip denetlenmesi gereken bir varlık olarak görüldü ve görülmeye de devam edilmektedir.

                İnsan haklarının politik yönü üzerinde duran bütün yaklaşımlar bu ikilemi yani birey ve devlet ilişkilerini kendilerine konu edinmektedirler. Bugün yaşanan birçok insan hakları ihlalinin altındaki temel unsur bu gerilimden kaynaklanmıştır. Tebaa statüsünden vatandaşlık statüsüne geçirilen insanın modern devlet ve yaşam içerisinde gördüğü baskı ve eziyet özgür olduğumuz yanılsamasıyla mistifiye edilmektedir. Bugün insan hak ve hukukuna ilişkin söyleyeceğimiz her söz, atacağımız her adım üstü perdelenmek istenen bu gerçeği deşifre etmek zorundadır.

              İnsan hakları konusunu sadece birey-devlet ikilemine indirgemek yetersiz görünmektedir. Bu anlamıyla insan hak ve hukukunun alanını daraltıp hayatımızın diğer alanlarından uzaklaştırmış oluruz. Çünkü siyasal hayatımızdan ekonomik hayatımıza, kamusal hayatımızdan özel hayatımıza, kültürel hayatımızdan gündelik yaşamımıza kadar her alanda bir fert olarak yaşadıklarımız insan onuruna yakışır görünmemektedir.

                           1948'de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, İnsan Haklarının Anayasası olarak tanımlanır.İnsanın doğuştan sahip olduğu kişisel hak ve özgürlükleri tanımlar, her insanın yasa önünde eşit olduğunu, işkenceye, kötü muameleye ve onur kırıcı cezalara tabi tutulamayacağını ilan eder.İnsan haklarının korunması ve geliştirilmesi yolunda uluslar arası toplum tarafından sürdürülen çabalara yol gösterici işlevini bu günde sürdürür.

              İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini Türkiye 6 Nisan 1949'da onaylamıştır.İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde, tüm insanların hiç bir ayırım gözetmeksizin yalnızca insan oluşundan dolayı eşit, özgür ve onurlu yaşama hakkına sahip olduğunu ilan etmektedir.Buna göre herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal yada başka bir görüş, doğuş tabiiyet, servet yada benzeri başka bir statü gibi her hangi bir ayırım gözetmeksizin tüm hak ve özgürlüklerden eşit bir şekilde istifade eder.

             İnsan haklarının zaman içindeki gelişimi nedeniyle, bu hakların gruplandırıldığını görüyoruz.Buna göre, can ve mal güvenliği, din ve vicdan özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü, siyasi haklar gibi geleneksel hak ve özgürlükler, birinci kuşak haklar.Çalışma hakkı, adil ve eşit ücret, insan haysiyetine yaraşır bir yaşam düzeyine kavuşma hakkı ve sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkı gibi bir takım ekonomik ve sosyal haklarda ikinci kuşak haklar olarak adlandırılmaktadır.Teknolojik gelişmeye paralel olarak temiz bir çevrede yaşama hakkı, bilgisayar verilerine karşı özel hayatın korunmasını isteme hakkı, sanat ve bilim özgürlüğü, tüketici hakkı, tıbbi ve biyolojik gelişmelere karşı korunma gibi haklarda üçüncü kuşak haklardır.Onurlu yaşama hakkı, özgürlük, eşitlik, dayanışma, vatandaşlık hakları gibi haklarda adli haklar adı altında gelişmektedir.

           Dünyada ve ülkemizde güvenlik tedbirlerinin artmasıyla beraber, militarist ve totaliter bir dünyaya doğru gitmekteyiz.Bu da beraberinde bir çok hak ihlalini getirmektedir.Son zamanlarda yaşanan savaşlar ve şiddet olayları, insanın doğaya aşırı müdahalesi nedeniyle ekolojik dengenin bozulmasından kaynaklanan sel, kuraklık gibi yaşanan doğal afetlerin ardından yüz binlerce insan kendi kaderleri ile baş başa bırakılmış ve bunun sonucunda başta yaşam hakkı, barınma, beslenme sağlık, mülkiyet, iş ve eğitim hakkı olmak üzere bir çok hak ihlali yaşanmaktadır.Ortadoğu, Afrika ve dünyanın birçok bölgesinde yaşanan savaşlar ve doğal afetlerden  dolayı yüz binlerce insanın yukarıda belirttiğimiz hakları ihlal edilmiştir. 

            Türkiye yeni ve demokratik bir anayasa yapmadığı sürece Türkiye'nin demokrasi ve insan hakları sorunları çözülemez.Bu nedenle insan onurunu ve özgürlükleri  temel alan yeni bir anayasanın hazırlanması gerekmektedir. 

             Türkiye'nin insan hakları ve demokrasisinin en önemli sorunu olan Kürt sorunun halen barışçıl yollardan çözülmemiş olması, ,insan hakları açısından büyük bir engel oluşturmaktadır. Ancak son iki üç yıldır devam eden çözüm süreci ve bu sürecin beraberinde getirdiği çatışmasızlık ortamı ve ölümlerin yaşanmaması, yaşam hakkı ihlali açısından son derece sevindiricidir.Yine hak ihlalleri açısından, 17 si çocuk 34 yurttaşımızın ölümüne neden olan Roboski katliamının sorumlularının tespit edilip yargı önüne çıkarılmaması,Bingöl Emniyet Müdürü ve beraberindekilere saldırı yapılması sonucunda yaşam hakkının ihlal edilmesi ve faillerinin halen bulunamaması, Alevi inanışında cem evinin ibadethane olarak tanınmaması, insanlığa karşı işlenen suçlarda zamanaşımını kaldırmaması, gözaltında kaybolan yüzlerce insanın akıbetinin araştırılmaması, doksanlı yıllarda yaşanan faili meçhul cinayetlerin üzerine gidilmemesi, Birleşmiş Milletler kayıplar sözleşmesine taraf olunmaması, uluslar arası ceza mahkemesinin yargı yetkisinin tanınmaması, bir geçiş ülkesi olan Türkiye'de mültecilerin insan ticareti yapan kişilerce güvensiz araçlarla geçişlerinin sağlanması sırasında yaşanan toplu mülteci ölümleri, sanık olarak yargılanan kolluk görevlilerine ait dosyaların güvenlik gerekçesi ile başak illere nakledilmesi, yine maden ocakları ve diğer iş kollarında yaşanan işçi ölümleri, kadına karşı yaşanan şiddet olaylarında, hasta tutuklu ve hükümlülerin cezaevlerindeki durumlarından dolayı Türkiye'de bir çok hak ihlali yaşanmaktadır. Yine, meclisten geçen iç güvenlik yasası da insan hakları ve özgürlükleri önünde büyük bir engel oluşturmaktadır.              

            İnsan hakları evrensel bildirgesinin ilk maddesi olan “Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdanla donatılmışlardır, birbirlerine kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.” İlkesi bizlere çivisi çıkmış günümüz dünyasının yeniden yaşanılır bir yer olmasının en önemli mihenk taşıdır. Çünkü siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel anlamdaki gidişat insanları kendi türlerine karşı acımasız bir hale getirmektedir. Thomas Hobbes’un “insan insanın kurdudur.” cümlesi ile kurguladığı doğal yaşam hayatımızın her yanına sirayet etmiş, bir kurgu olmaktan çıkıp hayatımızın bir gerçeği olmuşken gözlerimizi kapatıp kulağımızı tıkayarak, başımızı kuma gömemeyiz. Böyle bir yaşamın cehennemden beter hali vicdanlarımızı harekete geçirip “kardeşimden sorumluyum!” anlayışını bir an önce hâkim kılınmasını gerektirmektedir. Aksi takdirde çevresini cennet kılamayanın kaçacağı her yer bir cehennemden öteye geçemeyecektir. Dolayısıyla insan hakları bağlamında yapabileceğimiz en iyi şey birbirimizin yüzüne bakarak Kabil’in kibri, bencilliği, azgınlığı ve hırsından sıyrılıp onun üstlenmeyi reddettiği sorumluluk ahlakını çıkar gözetmeksizin, karşılık beklemeksizin hayatın en temel değeri haline getirmektir. Her bir insanın kendisini kardeşinin geleceğinden sorumlu tutması tutunacağımız yegâne anlayış ve ahlaki prensiptir.

                             'Ada değildir insan, bütün hiç değildir bir başına; ana karanın bir parçası, okyanusun bir damlası, bir kum tanesi bile alıp götürse deniz, küçülür kara. Bir insanın ölümüyle eksilirim ben, çünkü bir parçasıyım insanlığın.' ( John DONNE )

                                                    SAYGILARIMLA

 

 

 

                                                        Bingöl Barosu Adına

                                                        Baro Başkanı

                                                        Av.Abdullah ALAKUŞ                        

                                             

 

 

 

  

 

22.11.2017 Çarşamba